Yeni bir hafta. Üstelik tatil haftası. Bu ara tatilde onarılması gereken ne varsa onarsak güzel olmaz mı? Çocuklarımızla, ailemizle, çevremizle, kendimizle, ülkemizle... Her birinde onarılmayı bekleyen öyle çok yer var ki. İşe en başta kendimizle başlamalıyız. Hâlâ açık yaralarımız ne kadar çabuk iyileşir ve kapanırsa o kadar çok iyi geleceğiz kendimize ve diğerlerine.
İşe kendinden, içerden başlamayınca pek bir şey olmuyor. Ama sen onarılırsan çevren de onarıma başlıyor. Birileri harekete başladığında tahribat tamamen bitmese bile öncekinden daha az oluyor. Başlamış oluyorsun bir kere. Kemal Tahir’ in Esir Şehrin İnsanları kitabında güzel bir söz okumuştum. “ İnsanları çabalarken değerlendirmeli. “ diyordu. Ne kadar doğru. İnsanın iyi huylu olmaya, iyi kalpli olmaya, iyi bir ülkede yaşamaya, iyi bir çocuk yetiştirmeye, iyi aile kurmaya çabası olmalı. Çabayla başlayan bir şeyin sonucuna kötü diyebilir miyiz?
Daha aydınlık, daha parlak, daha geniş düşünmeliyiz. Aydınlık ve parlak olacak olan tabi ki lüks yaşam değil. Zihinlerimiz aydınlık olacak. Fikirlerimiz parlayacak. Meselemiz konforlu bir yaşam ve bu konforlu yaşamın içinde bize eşlik eden eşyaların reklamı olmamalı. Bize verilen yaşam bu kadar basit bir şey değil. Basit derken elbette konforlu yaşamı kastetmiyorum, hayatımızın reklamını yapmaktan bahsediyorum. Her şey reklama dönüşmüş durumda. İyi beslenen ve giydirilen bir çocuğun bile reklam unsuru olduğu zamanlardan geçiyoruz. Bir kesim kolay kolay vazgeçecek gibi de durmuyor bu reklam yapma ve olma hâlinden. Ama biz çabalamaya devam edeceğiz, etmeliyiz. Onarmaya, onarılmaya müsaade ettiğimiz takdirde bir şeyler mutlaka değişecek.
Bırakalım... İzin verelim... Güzel bir sözle, müzikle, bizi seven insanlarla, okuduğumuz bir kitapla onarılmaya. Bu bir haftada bunu deneyelim. Yaraların kapanması,
iyileşmek, iyi insan olmak bu kadar da kötü bir şey değil. Bizden çıkacak yeni güzel hâllere izin verelim. Bizim olanın bize kaldığı bir hafta diliyorum.